Yaz akşamıydı, hava geç kararıyordu, ama kararıyordu işte. Bütün gece tek başıma kalacağım 3 yataklı oda küçülüyordu gitgide. İnsan sesleri azalıyor, gündüz avuntuları uzaklaşıyordu. Karanlıkla kendi güçlerince savaşan ışıklar, gündüz uykusunun mahmurluğuyla aydınlatmaya başladılar etraflarını. Bitkin ışıklarıyla bitkin gölgeler oluşturuyorlardı. Her zaman önlerine bakarlardı insanlar bu saatlerde, yine öyle yürüyorlardı. Evlerine mi, bir dost meclisine mi, sevgiliye mi, yoksa yalnızlığa mı yürüdükleri konusunda en küçük sır vermeyen adımlarla kaçıyorlardı yanımdan. Düşüncelerimle sabahı gecikecek bir geceye başlıyordum.
Koridora çıktığımda kimseyi göremedim, oysa biriyle selamlaşmak bile iyi gelecekti şimdi. Tuvalete yöneldim. Odama dönerken de kimse çıkmadı karşıma. Televizyonu açıp kanallarda dolaştım. Pencerenin önüne gelip ıssızlığa baktım, gözümü kapatıp sesleri dinledim. Sonunda yatağa uzanıp kitabımı açtım. Gözlerim harflerin üzerinde kayıyordu belki, ama hiç bir anlamı yoktu, kendimi veremiyordum bir türlü. Doğruldum, sırtım pencereye dönük terliklerimin üstünde ayaklarımı seyrettim bir süre. Dün gecenin yorgunluğu vardı üstlerinde. Gündüz beni dolaştırmaktan daha beter yorulmuşlardı dün gece. Yatakta sırt üstü uzun bir süre dışarıyı seyretmiş, sonra onlara dönüp uzun uzun dertlenmiştim. Başıma gelenleri bilmiyorlarmış gibi bir de benden dinlemişlerdi. Biraz kımıldattım onları, kendilerine gelmeli, gece beni dinleyebilmeliydiler, başka kimse yoktu çünkü bu gece de. Oralı olmadılar. Terliğin içine soktum onları cezalandırır gibi, kalkıp kapıya yöneldim.
Dışarı çıkınca hemşireyle karşılaştım, suç üstü yakalanmış yaramaz bir çocuğun hisleri doluverdi içime, kapıyı çekip tuvalete yöneldim. Hala bana bakıyordu, tuvaletin bir kandırmaca olduğunu anlamış mıydı?
- Hayrola?
- Tuvalete gidiyorum.
- Canın sıkılmış senin, belli.
- Tek kalınca sıkıldım biraz.
- Şükret haline, neler var. Görsen, yalnız kaldığına dua edersin.
Kapalı kapılara baktım. İçerilerde neler düşünülüyordu, kim bilir? Halimden bir kez daha utanıp tuvalete girdim, kapıyı kilitledim. Tamam, hastalığım o kadar önemli değildi belki. Ama beni bağlayıvermişti buraya işte, şu anda başka bir hayatın peşinde koşacakken oturmuş, hayatın beni nereye sürükleyeceğini düşünüyordum. Hırstan mı, yoksa üzüntüden mi olduğunu anlayamadığım iki damla yaş süzülüverdi gözlerimden. Toparlanıp dışarı çıktım. Aynada kendime baktım, odaya kadar gidecek cesareti görünce dışarı attım kendimi. Hemşire yine odasının önündeydi, göz göze gelmemek için hızlanmaya çalıştım, bunu çok belli etmemeliydim aynı zamanda. Ne yapacağımı bilmiyordum, epeyce bir süre de bilemeyecektim sanırım. Çıkmasın diye dualar ettiğim sesi duydum, durup kafamı çevirdim ona, elinde bir tüp kan vardı.
- Bir şey rica edeyim mi senden? Hem canının sıkıntısı geçer, bir hava alırsın. Hasta bakıcıyla gönderecektim, işi uzadı herhalde, gelmedi daha. Şu odada kalan hastanın kanı, durumu pek iyi değil, sabahı görmez belki. Karşı binanın yedinci katına götürür müsün bu tüpü? Acele tahlil yapılması lazım, sonuca göre doktora haber vereceğiz. Kimsenin umudu yok ama Allah'tan da umut kesilmez. Refakatçısı yanından ayrılmak istemiyor. Gider misin?
Ondan, odadan, belki düşüncelerimden kaçacak, bir işe yarayacaktım, iyi bir fırsattı. Evet bile demeye lüzum görmeden elinden tüpü aldım, asansöre bakmadan merdivenlerden aşağıya indim. Tüp çok narindi, düşmesin diye sıkarken kırmaktan, kırmayayım diye gevşek tutarken düşürmekten korkuyordum. Adamın hayatı benim elimdeydi sanki. Dışarı çıkıp diğer binaya yürürken sendeleyip düşme korkusu sardı birden. Bir an önce teslim etmek istiyor, hızlanıyor, sonra kendimi sakinleştirmeye çalışarak yavaşlıyordum. Binanın kapısını sol kolumla açarken sağ kolumu ve tüpü olabildiğince uzaklaştırdım. Asansörün önüne gelip düğmeye bastım. Kanın ılıklığını iyice hissediyordum artık. Soğuyor muydu? Sanki ısınıyormuş gibi geliyordu bana. Benim sıcaklığımdan mı yararlanıyordu? Biraz önce içinde dolaştığı vücut hala bu kadar sıcak mıydı?
Asansörün ışığı yüzüme vurdu. Bir kör gibi o ışığa yöneldim, yedinci katın düğmesini bulup bastım ve gözümü tüpe çevirdim. Birden her şey kana bulandı, her yer kızardı ve gözlerim kararmaya başladı. Sol elimle tutunacak bir yer ararken sağ elimi tüpü korumak için göğsüme bastırdım, yere çömeldim. Çok zor bir şeydi üstlendiğim, kendi hayatını elimde tutamayan ben, başkasının hayatını taşımaya kalkmıştım. Şu anda yüzünü örtüyorlardı belki, son kez dünyaya bakmış, son nefesini bırakıp gitmişti. Sadece beyaz bir örtü geldi gözümün önüne. Onun yüzünü hiç görmemiştim ki ben. Kendi derdim vardı benim için, kimseyle ilgilenecek halim yoktu. Başka yüzlerdeki başka acılara bakmamıştım bile. Yüzünü bile görmediğim birinin kanı vardı elimde ve onun hayatına karşı sorumluydum.
Asansörün kapısı açıldı, belli belirsiz ışıklar vardı önümde, en parlak olanına yöneldim. Beyaz giysili bir görevliye tüpü teslim edip geri döndüm. Her adımda dünya biraz daha belirginleşiyordu. Ben görmesem de etrafımda olan şeyler vardı, duruyorlardı, sadece bakmamı bekliyorlardı. Baktıkça çoğaldılar. Yaşamım son nefese kadar bir yolculuktu. Arada ne olursa olsun son nefeste hepsi bitiverecekti. Nefesle içime neler doldurduğum bana bağlıydı. 'Üzüntülere dalıp gitmektense umudu beslemek en iyisi' diye düşündüm içeri girerken.
- Geldim.
- Teşekkür ederim hallettiğin için, hastabakıcı hala gelmedi. Gerçi kötüleşiyor gitgide, Allah günahlarını affetsin.
Ben yoldayken ölmemişti. Kapısına baktım bir süre, sonra hemşireyle göz göze geldik. İnsan ne kadar alışık olsa da zordu, gözlerinde bir bulut vardı bana bakarken. Yüzünü merak etmiştim az önce, oysa şimdi umurumda değildi. Az önce içine yerleşemediğim oda, şimdi en güzel sığınaktı. İçeri girip kapıyı kapattım, camın önüne gelip dışarı baktım. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Sabah, yüzüne kadar beyaz bir çarşafla örtülmüş olarak önümden geçerken, dün geceyi düşünüp bu adama dua ettim.
Eline Sağlık...
YanıtlaSil